Mimarlıkta Rahatsız Edici Cevaplar
MİMARLIKTA RAHATSIZ EDİCİ SORULAR PODCASTİNİ DİNLERKEN, MİMARLIK VE EĞİTİM ALANINDA KENDİ KENDİME KONUŞTUKLARIMI SİZ DE DUYUN İSTEDİM.
Umut Can Kaya
2/4/20263 min oku
En sonda söyleceğimi şimdiden söyleyeyim,
Bütün öğrenciler birleşin !
Bundan sonrası, neden buna mecbur kalındığının anlatısıdır.
Bir birey otoritenin insafına bırakıldığında onu denetleyemez; temsil edilemediğinde ise kendini savunamaz. Üniversitede, özellikle mimarlık stüdyosunda, öğrenci–hoca ilişkisi tam olarak bu zeminde kurulur. Görünürde bilgi aktarımı vardır; gerçekte ise güç ilişkileri belirleyicidir. Bu sistemde hoca ve öğrenci yapısal olarak karşı karşıya konumlanır. Çünkü eğitim sistemi, öğrenciyi sorgulayan bir özne olarak değil; itaat eden, denetlenen ve ölçülen bir nesne olarak kurgular. Öğrenci bireyselleştikçe yalnızlaşır; yalnızlaştıkça otorite karşısında daha kırılgan hâle gelir. Psikolojik olarak bunu taşımakta zorlanır. Bir stüdyoda hocanın sesini yükseltmesi öğrenciyi korkutuyorsa, korkulan şey sesin tonu değildir. Asıl korku, o sesin arkasındaki otoritenin öğrencinin hayatına zarar verebileceği ihtimalidir.
Bu ilişki biçimi, açık bir itaat talep etmese bile, itiraz etmemenin öğrenildiği bir zemin üretir. Üniversitede bu zemin kurumsallaşarak devam eder. Hepimizin içinden geçtiği bu süreçte, sorgulamaktan çekinen, konuşanın cezalandırıldığı bir sistemle karşı karşıya kalınır. Bugün isminin önüne unvan ekleyenin diğerini yok sayabildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu kadar hiyerarşik ve katı bir eğitim ortamında öğrenciler ne örgütlenebiliyor ne de bireysel olarak temsil edilebiliyor; temsilleri ya tamamen yok ediliyor ya da başkalarının çizdiği sınırların dışına çıkamıyor.
Bu mesele yalnızca mimarlık eğitimine özgü değildir. Türkiye’de ve dünyada baskın olan eğitim düzeni aynı mantıkla işler. Statükoyu korumak için var olan bu sistem, öğrenciyi “eğittiğini” iddia ederken aslında onu disipline eden, hizaya sokan ve bağımlı hâle getiren bir pranga düzenidir. Bu yapının içindeki ender olumlu unsurlardan biri, eşitlikçi ve aydın akademisyenlerdir. Ancak onlar da çoğu zaman savundukları değerlerle bağlı oldukları kurumlar arasında sıkışıp kalırlar. Asıl mesele, hoca ve öğrencinin birbirine karşı konumlanan iki taraf değil; ortak değerlerde buluşabilecek iki özne olduğunun fark edilmesidir.
“Üniversite oku, iyi bir iş sahibi ol” vaadiyle büyütülen bizler, hayatlarımızda neredeyse hiçbir karşılığı olmayan hayali puanlar üzerinden tehdit edildik. Bunu bireysel olarak yaşamamış olsak bile sistem her seferinde bize şunu gösterdi: Benimle sorun yaşarsan yakarım. 2026 yılında eğitimin geldiği nokta hâlâ havuç ve sopadan ibaret.
Nasıl anlatılırsa anlatılsın değişmeyen bir gerçek var: Temsil edildiğimizi ve korunduğumuzu sandığımız bu sistemde aslında yalnızız. Yalnız bireyler; aile, para ya da siyasi statü gibi bir piyasa gücü ortaya koyamadıkça bu düzen içinde savunmasız kalıyor. Bu yüzden rahatsız edici sorular sormaktan çekiniyoruz, bu yüzden sesler kolayca kısılıyor. Sistem, tek tek bireyleri cezalandırmayı; kalabalıkları ise görmezden gelmeyi tercih ediyor.
Oysa öğrenciler, derslikteki çoğunluk olduklarını fark ettikleri anda tablo değişir. Öğrenci yalnız olmadığını gördüğünde, sadece hocaya değil; rektöre, yönetime ve tüm akademik hiyerarşiye karşı durabileceğini de fark eder. Güç bireyde değil; birlikteliktedir. Stüdyoya bakınca değişmeyen bir gerçek duruyor: Eşit değiliz ve öğrenciler otoritenin insafına bırakılmış durumda. Öğrenci arkadaşım, bu yaşadığın düzen oyunun sadece başlangıcı. Sana bunu okulda dayatmadan, dışarıda kabul ettiremezler. Bu sistem sana bir şey öğretmek, hayatını daha anlamlı kılmak ya da seni özgürleştirmek için yok.
Bunları zaten biliyoruz. Bilmesek bile hissediyoruz. Lafı fazla dolandırmaya gerek yok bu düzenle başa çıkmanın tek gerçekçi yolu var:
Bir araya gelmek.
Rahatsız edici soruları birlikte sormak, rahatsız edici cevapları birlikte vermek. Çünkü bu sistemde öğrencinin, öğrenciden başka bir dostu yok.
